Dursun Yassıkaya

Münakaşadan müzakereye evrilebilmek için kültürel değişim

Dursun Yassıkaya

  • 168

Günümüz dünyasında, tüm ülkelerde mevcut hukuk sistemleri belirgin bir şekilde dönüşüm süreci yaşamaktadır.

İş dünyası, toplumlar, mevcuttaki gerilimden beslenme dönemini bitirmiş ancak çıkış yolunu bulamamaktadır. Bireyin bu kadar öne çıktığı yönetim anlayışı toplumları derin bir kaosa sürüklemiş, her geçen gün kaos derinleşmektedir.  Her ne kadar kaosun da kendi içinde bir düzen barındırdığı kabul edilse de yeni bir dönüşümün “yeni bir düzenin” ayak sesleri duyulmaktadır. Ancak derinleşen kaosun hemen yeni düzene evirilerek sürecin tamamlanmasını düşünmek hayal olacaktır.

Mevcutta yaşanan, Jared Diamonda’un “Çöküş” kitabında belirttiği gibi, “Çevreye verilen zarar, iklim değişikliği, küreselleşme, hızlı nüfus artışı ve politik çatışmalar, dünyanın dört bir yanındaki toplumların yok olmasına neden olan faktörlerdi.” ancak bu toplumların bazıları kendi çözümlerini yarattı.

Bu durum, etkisini gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda yukarıdan aşağıya doğru içine düştükleri güvensizlik, toplumları derin bir açmaza sürüklemektedir. Yavuz Aloqan’ın çevirisi ile Peter Marshall’ın kaleme aldığı “Anarşizmin Tarihi” adlı eserde, 1968 Ayaklanmaları sırasında, anarşist sloganlarla öğretilenlerin, kitle hareketleri ve sendikal akımların içinde nasıl belirdiğini, gerçeklik kazandığını; Batı'da ise sağcı akımların anarşist akımların içinde nasıl belirdiğini, gerçeklik kazandığını: Batı'da ise sağcı akımların anarşist düşüncelerden etkilenip nasıl bir "anarko-kapitalist" akım oluşturduğu” anlatmaktadır.

Günümüzde de “devletler şirket gibi yönetilir” anlayışı ile yeni bir Anarşizm anlayışı ortaya çıkmayı beklemektedir.  Kişi hak ve hürriyetlerinin tüm devletlerde sınırlandırıldığı, toplumların sürekli bir düşman yaratılarak yönetilmesi anlayışı, bastırılan duygularla, öfke patlamaları ile herkesin birbirini ötekileştirdiği bir dönem…

Öyle bir dönem ki, kadim toplumsal kültürlerin artık gereksiz olduğunu, popüler kültürün öne çıkmasını gerektiğini savunanların egemen olduğu bir süreç. Julius Sezar’ın ifadesiyle  veni, vidi, vici Latince özdeyişi  ile geldim, gördüm, yendim, uyarlamasını günlük hayatlarımıza nakşeden bir anlayış. Yani, Habert J.Gans’ın “Popüler Kültür ve Yüksek Kültür” isimli eserinde tartıştığı “popüler kültürün ticari açgözlülük ve halkın cehaletinden yararlanan bir alçaklık olduğuna”  dair görüşlere ilişkin karşı görüşlerini paylaştığı eserinde herkesin istediği kültürü seçmeye ve takip etmeye hakkı olduğunu savunuyor. Tam da bu düşünce gelişmekte olan bizim gibi kadim kültürlere sahip toplamlarda kaosun habercisi.

Abraham Moles’in “Belirsizin Bilimleri-İnsan Bilimleri İçin Yeni Bir Epistemoloji” adlı eserinin çevirisini yapan Nuri Bilgin önsözde; toplumumuzda hızlı bir sosyal değişme yaşandığını ve dolayısıyla dilin bundan etkilenerek değiştiğini hepimiz biliyoruz” tespitini yaparken, internetin bu kadar fazla kullanılmadığın bir dönemden, günümüzde sanal alemde en fazla gezinen toplum olduğumuz gerçeği henüz vücut bulmamıştı. Toplum artık kadim kültürünü öteki kabul etmekte, mevcut haliyle popüler kültürde iletişim olarak şiddeti tercih ederek, kendi söyleminin mutlak doğru kabul edilmesi gerçeği ile hareket ettiği gözlenebilmektedir.

Toplumumuzun içine düştüğü açmaz merhum Mümtaz Turhan’ın “Kültür Değişimleri – Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik” adlı eserinin arka kapağında yıllar önce özetlenmiş gibi. Merhum Turhan’ın kitabının arka yüzünde: “Garp medeniyeti bariz bir teknik, iktisadi siyasi üstünlük gösterinceye kadar Osmanlı Türkleri tarafından lakaydiyle karşılandığı, hatta hakir görüldüğü muhakkaktır. Daha bir asır önceye kadar hak arasında bunu müşahede etmek mümkündür. Oldukça yüksek bir tekniğe, askeri ve maddi kuvvete dayanan derin, yaygın bir üstünlük hissi her vesile ile kendisini göstermektedir. Bundan takriben bir asır evvel Türkiye’yi ziyaret eden bir İngiliz muharririn yazdığına göre bir Müslüman Türk sürücüsü bile yükünü taşıdığı Avrupalı Hristiyan’ın arkasından yürümek istemezdi; buna zorlandığı takdirde ya hayvanını durdurur veya iki üç yüz metreden ancak onu takip eder yahut aynı hedefe götüren başka bir yolu tutardı. Bir Avrupalıya hizmet etmek kendisine bu derece ağır gelirdi” tespitini yapmaktadır.

Aradan geçen yıllar içerisinde İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e evirilen yönetim anlayışı ile mevcutta içine düşülen kendini hor görme durumu kısmen de olsa bertaraf edilmiştir. Ancak, 1940’lı yıllardan itibaren ülkemizde “başkaları yaptı ise benim yapmama gerek yok, başkaları yapmadıysa ben nasıl yapayım” bakış açısına yeniden dönüşmeye başlayan anlayış aklı ve pozitif bilimi terk ederek, kendisi gibi düşünmeyeni sürekli ötekileştirerek çatışmadan beslenmeye öncelik vermiştir.

Sorun olarak karşımızda duran bu olgunun sebebini Hilmi Ziya Ülken, “Türk Tefekkür Tarihi” adlı eserinin arka sayfasında özetlemektedir. Merhum Ülken, “mekteplerimizde bir edebiyat tarihi okutulmaktadır. Fakat onunla mu vaiz (parelel) olarak giden fikir hayatı bu dersin içinde yer almamıştır. Talebe efendiler, Baki’yi, İbni Kemal’i veya Namık Kemal’i okurken İshak Hoca veya Salih Zeki’yi bilmiyorlar. Halbuki bu günkü Türk dilini ve Türk hassasiyetini tanımak için onun tarihin, tekamülünü (gelişimini) bilmek ne kadar zaruri ise; bugünkü Türk düşünüşünü anlamak için de onun geçirdiği istihaleleri (aşamaları) bilmek o kadar zaruridir” açıklaması biz bunlara ne kadar vakıfız sorusuna bir cevap vermemizi gerektirmektedir.

Değişen koşullar, kurulması planlanan  yeni dünyada merhum İsmet İnönü’nün söylediği gibi “yeni bir dünya kurulur Türkiye yerini alır” ifadesine anlam katabilmek için birinci halkada olabilmek esas alınmalıdır. Bunu başarabilmek için öncelikle Devlet’in ve Milletin varlığını ve birliğini pekiştirmek gerekir. Beklenen kadim devlet olarak kendi milleti ile çatışmasını yönetemez olarak değerlendirilen bir yönetim anlayışı; tarihi, inanç, siyasi etki alanlarında nasıl varlığını inşa edip sürdürülebilir bir şekilde etkisini gösterebilecektir?

Bunu başarabilmek için yönetim anlayışında devlet - kendi vatandaşı ile vatandaşın kendi arasında sağlam bir zeminde doğru iletişimini kurabilmelidir. Unutulmamalıdır ki Türk Toplumu güç odaklı yaşayan, güç mesafesi yüksek, hayatının merkezine Devleti’ni alan, başkaları ne düşünür diye yaşayan, bir kültürün içerisinden gelmektedir.

Ülkemiz açısından, dönemde farklı kültürlerden insanların kitlesel göçler ile  ülkemize gelmesi, uluslaşma sürecini terör ve çeşitli nedenlerle sağlayamadığımız gerçeğinin üzerine eklenince çatışma ve kaos için adeta bir kıvılcım beklenmektedir. Vatandaş olarak, değişim ve dönüşüm sürecinde olan siyasi yapımızın işlerliğine hız vermek, sağlam zeminde ilerlemesini sağlayabilmek amacıyla öncelikle kendi çatışmalarımızı yönetebilme kabiliyeti kazanmaya öncelik vermeliyiz. Suya attığımız taşın yarattığı dalganın kıyıda sönmesi ile oluşacak kabarmayı değil; karşımızda, sağımızda solumuzda gördüğümüz insanlarda en yakınımızdan başlayarak nasıl bir etki yarattığını görebilmeyi öğrenmeliyiz.

ABD Başkanı Bill Clinton ABD Başkanı olarak göreve başladığında National Geographic’te yayınlanan bir röportajında özetle: “NASA ziyaretime geldi, bir göktaşı getirdiler. Kaç yıllık dedim. Bir milyon iki yüz bin yaşında diye cevap verdiler. Keşke ABD başkanı olmasaydım biraz daha yaşayabilsem, dünyanın, uzayın, kâinatın nasıl bir yer olduğunu görebilseydim” diyerek geleceğin nasıl olabileceğine dair önemli bir vizyon koymuştur.

Bir hayalimiz olduğu açıkça görülebilmekte... Ata yurdumuz Türkistan Coğrafyası, Afrika’da sahra üstü coğrafyada da yapılan faaliyetler, İnanç coğrafyamızda Türkiye olarak varlığımızı hissettirmeye çalıştığımız hatta bu konuda ciddi bir iddia koyduğumuz aşikar. Şimdi elimizde müthiş bir fırsat var.  Toplumların ekonomik ve teknolojik gelişmelerini kurallar manzumesi ile birleştiremedikleri takdirde iddiaları da günümüzde bir süre sonra gerçekleştirilemiyor.

Hukuk sistemlerinin geçmişte, endüstrinin gelişme sürecinde etkin ve baskın bir şekilde öne çıktığı, teknolojiyi de belli kalıplarla kontrol edip yönlendirebildiği malumdur. Ancak gelişen teknolojilerle artık hukuk sistemleri endüstri ve teknolojinin gerisine düşmüş, süreci kontrol etmeye çalışırken, yeni bir çatışma zemininin oluşmasına sebep olmaktadır.

Hukuk sistemlerinin, teknolojik gelişmeleri kontrol edebildiği zaman aralığında Devlet veya birey fark etmeden bir tarafın kazanımını öncelediği aşikardır. Günümüz dünyasında artık karşınıza aldığınız ister “Devlet” olsun ister “Kişi” olsun kazandırmadan kazanma şansımızın geçerli olmadığını bilmek gerekiyor. Ekonomi ve teknolojik gelişim, ülkelerde yaşanan toplumsal farkındalıklar, buna bağlı olarak yönetim anlayışları da farklı birliktelikleri bir araya getirmekte; Türkiye Türkistan Coğrafyası, İnanç Coğrafyamız ve özellikle Sahra Üstü Afrika özelinde adeta yeni bir oyun kurmaktadır.

Dünya Ticaret Örgütüne danışmanlık yapan McKinsey Company 2018 yılında yayınladığı bir analizinde Dünya’nın yeni ekonomik ve siyasi sıklet merkezinin Hazar Bölgesi olduğunu tespit etmiştir. Dünya’nın yeni ekonomik oyuncusu Çin’in askeri ve sivil analistleri Yeni İpek Yolu Projesinin bir ayağının Sincan – Uygur Bölgesi bir ayağının İstanbul olduğunu yayınlamışlardır. Ülkemizin ortaya koyduğu iddialar ile birlikte “Siyasi yapısında yaşanacak olası bir dönüşüme kendi içimizde çatışmadan müzakere edecek sürece hazır mıyız?” sorusuna herkesin bir cevabı olmalıdır.

Hedeflenen süreci yönetebilmek için, herkesin ötekileştirdiği ile birbirine ihtiyacı olduğunu kabul etmesi birinci öncelik olmaktadır. Türk toplumunun güç odaklı kültürel değerlerinin iletişime ve müzakereye yeterli olmasa da açık hale gelebileceğini kabul ederek toplumsal uzlaşı için ortak bir dil geliştirmek gerekliliği kabul edilmelidir.

Hukuk sistemimize giren 6325 Sayılı Arabuluculuk Kanunu ile iletişim temelli müzakere anlayışı tüm disiplinlere anlatılabilmeli, toplumun tüm katmanlarına yönelik bir seferberlik başlatılmalıdır. Her ne kadar Cumhurbaşkanlığımızın 12. Kalkınma planında şiddetle mücadele başlığı altında bu anlayış öncelemekte ise de “Bunu hayata geçirecek olan bürokrasi buna hazır mı?” sorusuna bir cevap verilmelidir.

Buna hazır olabilmek için yönetim anlayışımız bu günü kötülerken dünü bu güne uygulamaya çalışmamalı, ondan öncekini de yok saymamalıdır. Toplumumuz unutulmamalıdır ki 1540’lardan itibaren başlayan Tahtacı İsyanları, Celali İsyanları ile devam eden, süreçte etnik söylevlerin üzerine geleneğin dinini sos olarak ekleyerek kendi içinde yönetilemez çatışmalarla mücadele etmektedir. Tam bu noktada Hilafet  makamına neden ihtiyaç duyulduğunu doğru tahlil etmek gerekiyor. Celali veya Tahtacı Türkmen isyanları olarak bilinen Balkanları da işine alan Ege ve Akdeniz Bölgesinde yaşayan Türkmen nüfusun adaletsizliğe isyanı olarak yansıtılan (ki haklılık payı çok yüksek) lakin özelde bir MEHDİLİK hareketi (15 TEMMUZ un MEHDİLİK Hareketi olduğu gerçeği ile paralel zeminde son tahlil yapılacak olur ise tarih tekerrür etmekte..) olduğu göz ardı edilmektedir. Çok boyutlu bir operasyonu dönemin seçilmişleri doğru tahlil edemediği için  yönetimde yaşanan bozulmayı düzeltmek yerine baş kesmeyle sorunu düzeltileceği düşünülüp ona göre eylem koyulmuştur. Süreç doğru yönetilememiş, kültürümüzde var olan müzakere göz ardı edilip geleneğin dini bakışı ile yer değiştirmeler, zorunlu göçler   kapanmaz yaralar açmıştır. HİLAFET tüm bu olumsuzlukları kurtarmak için kurtarıcı gibi sahiplenilmiş ancak MATURİDİ-HOCA AHMET YESEVİ- İMAM HANİFİ geleneği terk edilerek din Abbasi-Emevi değerlerinden harmanlanmış geleneğin dinine teslim edilmiştir.

Geçmişin yaralarına sebep olan anlayışların karşılıklı kazanımlara dönüşümü ile yarını kolay inşa edebilme fırsatını kaçırmamak hayati bir önem taşımaktadır.

Geçmişten kalan alışkanlıklarımızın başında katı duruşla sadece bir tarafın kazanmayı hedeflediği bir anlayışı hızla terk etmeliyiz. Hakan Karabacak’ın Oyun Teorisi Destekli Müzakere Teknikleri kitabında, “Mevcut koşullarda taraflar arasında bir anlaşma sağlandıysa, tarafların bu anlaşma noktasında, faydalarını mümkün olabildiğinde arttırmış olmaları beklenir” tespitinin günümüzde vücut bulmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun farkına varamadığımızda 1923’ten bu yana karşı durduğumuz dönüşüm yolculuğumuzun eleştirdiğimiz yönleri ile bir yüzyıl daha kavga etmeye devam edeceğiz demektir.

“Çelik gibi olmak” deyimi ile günümüz dünyasında varlığımızı sürdürmek anlayışının neleri kaybettirdiği ile yüzleşebilmeliyiz. En basitinden, inşaatlarda devasa yapılar kullanmaya yönelik çok özel bir çelik özelliği olan maddeden üretilen Kule vinçlerin metal akışkanlığı kazanmadan esneyebildiğini ama çelik özelliğinden bir şey kaybetmediğini hızla günlük hayatımıza uygulayabilmeliyiz. Bu hammaddeyi de Dünyada üretebilen sayılı ülkelerden birisi olduğumuzun farkına varıp çelik olmanın katı olmak olmadığını içselleştirebilmeliyiz.

Spor yarışmalarında, özellikle jimnastik sporunda hareketini tamamlayan sporcunun bir ayağı yerde kalıp sağa, sola öne veya arkaya tek bir adım atma hareketi yapabilmesi on tam puan alamasa da 9.9 tam puan alabildiği gerçeğini değiştirmemektedir.

Sonuç olarak, münakaşa etmek yerine müzakere edebilmeyi her alanda her disiplinde hayata geçirebilmeliyiz. Hakan Karabacak Hoca’nın anılan kitabında “Müzakereler, tarafların gündeme getirdikleri konulara verdikleri bilgilere, yaptıkları tekliflere, en genel ifadeyle söz ve davranışlarına bağlı olarak devamlı güncellenen bir süreci ifade eder” tanımına Hülya Demir Yaleze, Doktora tezinde yeni bir tanım getirerek literatüre “durumsal müzakere” deyimini kazandırmıştır.

Her durum ve şartta yârin yanağından, vatanın çakıl taşından gayrısını müzakere edebilmek için çelik gibi özelliğimizi koruyarak esneyebileceğimiz engin denizlere yelken açmalıyız.

10 Aralık 2023 Ankara

                                                                                        Av. Arb. Dursun Yassıkaya

Yazarın Diğer Yazıları