Mustafa Toygar

Ülkücü Hareket'in efsâne lideri: Türk dünyasının başbuğu Alparslan Türkeş-I

Mustafa Toygar

  • 250

           Dr. Mehmet GÜNEŞ'in kaleminden...

Tarih 4 Nisan 1997...

Gece yarısına doğru bütün televizyonlardan geçen bir alt yazıyla, Türkiye ve Türk Dünyası’na sevdâlı gönüllere kor gibi bir ateş düştü. 

Ülkücü Hareket’in efsâne lideri ve Türk Dünyası’nın Başbuğu Alparslan Türkeş,  kalp krizi geçirmiş ve Bayındır Tıp Merkezi’ne kaldırılmıştı.

Zaman âniden durmuştu...  Büyük bir endişe, tarifsiz bir telaş, kasvetli bir heyecan, yürekleri kavuran bir elem,  hüzünlü bir bekleyiş ve umudun duâlara karıştığı bir melâl gönüllere oturmuştu. Bu hâlet-i rûhiyeyi yaşayan herkes gibi bizim de bakışlarımıza bir ebr-i nisan demir atmıştı.

Nisan ayında, hazan değmişti baharımıza... Yüreklerimize su serpecek iyi bir haber alabilmek için, kanal kanal dolaşmamıza,  Ankara’daki kadim dostlarımıza peş peşe telefonlar açmamıza rağmen ümitle beklediğimiz ve bir türlü alamadığımız “Başbuğ,  tehlikeyi atlattı!” haberini merhem yapmak istiyorduk gönül yaralarımıza...

Her geçen saat, umut kandillerimizi bir bir söndürüyordu. Türkiye’nin her yanındaki ve Turan illerindeki gönüldaşlarımızın yürekleri üşüyordu. “Ülkü denen nazlı gelin”e[1] sevdalı gönüller yine bir hüzn-i tahattür bölüşüyordu.  Evlâtlarımıza göstermek istemediğimiz gözyaşlarımız, mâzîdeki hâtıralarla buluşuyor ve gayrı ihtiyâri gözpınarlarımızdan damla damla düşüyordu.

Bizden öncekilerin, bizim ve bizden sonraki pek çok neslin yetişmesine vesîle olan ve Türk milliyetçiliğini siyâsî bir aksiyon hâline dönüştüren Alparslan Türkeş’in “kalp krizi” geçirdiğini duyan Ankara’daki ülkücüler akın akın Bayındır Hastanesi’ne koşuyordu. Dört bir yandan sel gibi Söğütözü’ne akan hilâl bıyıklı yiğitler, bulutlu bakışlarla kucaklaşıp birbirlerini tesellî etmeye çalışırken,  rahmet damlaları da yanaklarında gamzeleşiyordu...

Türkeş’in mânevî evlatları her geçen dakika Bayındır Hastanesi’nin çevresini hınca hınç dolduruyordu. Eller semâya kalkıyor, diller Türk Dünyası’nın öksüz kalmaması için Hakk’a yalvarıyordu.  Terleyen gözlerle Kur’ân okuyanların sesleri televizyon ekranlarından duyuluyordu. Tekbirlere salâvatlar karışırken, “Ya Allah, Bismillah, Allahü Ekber” nidâları göklere yükseliyordu. Bayındır Hastanesi’ne gelen binlerce ülkücünün, Başbuğ’u kaybetme endişesiyle yüreklerine düşen ateşin yüzlerine yansıyan acısı, ekran başındaki milyonların da hüznünü ve gönül yangınını resmediyordu. 

Ve nihâyet Dede Korkut’un;

“Gelimli gidimli dünya

Son ucu ölümlü dünya”

dediği “hayâtın değişmez gerçeği” bir kere daha zamana ve mekâna hükümrân oluyordu.  MHP Genel Başkanı ve Türk Dünyası’nın Başbuğu Alparslan Türkeş’in vefât haberi, o gece saat 03.15’te yapılan bir açıklamayla kamuoyuna şu cümlelerle duyuruluyordu: “Ömrünü Türk-İslam Ülküsü’ne adamış Başbuğumuz Alpaslan Türkeş, 4 Nisan 1997 Cuma günü saat 22.45’te Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Bütün Türk Dünyası’nın ve milletimizin başı sağ olsun.”

Şâirin dediği gibi “Ölüm, bir türlü tükenmiyordu.”[2] Sırası gelen gidiyordu. İşte Alparslan Türkeş de bu yalan dünyaya vedâ ediyordu. Göç davulu çalmış, sayılı nefesler tamamlanmış, mücâdele içinde geçen seksen yıllık bir ömür hitama ermiş, ardında gözü yaşlı milyonlar bırakmış; “Çınarlar ayakta ölür” hükmünce, bu fânî dünyadan Bâkî Âlem’e âniden ve diz üstü çökmeden bir yıldız gibi kayıp gitmiş ve ölümün öldüğü ebediyet iklimine hicret etmişti.

Bu melâl fırtınası içinde, bütün ülkücülerin yürekleri bir yangın yerine dönerken, “Gönülleri birleşen, uzaklarda dertleşen”[3] cümle kadim dostlar da hâl diliyle;

“Hicrân ocağında, aşk ateşinde,

Ciğer kebâb oldu, gör nice yandım.”[4]

diyordu…

                                                                   * * *

Bu hüzünlü atmosferin duygusal ikliminde, ölüm haberi alan her Müslüman gibi, acımızı yüreğimize gömebilmek ve Cenâb-ı Hakk’a teslimiyetimizi, kurbiyetimizi, kadere îmanımızı ve tevekkülümüzü bir kere daha ifâde etmek için; “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi raciûn”[5]* diyoruz. Kur’ân-ı Kerîm’in ifâde buyurduğu;  “..Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır..”[6] ve “Her nefis ölümü tadacaktır”[7]  İlâhî hükmünü, hüznün her rengini yansıtan bir hâlet ile yâd edip, Başbuğ’la olan şahsî hâtıralarımız gözlerimizin önünden gelip geçerken; bir kere daha “El-hükmü lillâh” (Hüküm Allah’ındır.)  semâvî buyruğunu gönül yaralarımıza merhem eyliyor ve ‘Her doğum bir ölüm saklar içinde’ diyerek Levh-i Mahfuz’da yazılmış kadere teslim oluyoruz.   

Çünkü mü’minler; hayatın bir mecaz,  fânî dünya içindeki bâkî hakîkatin ölüm gerçeğinde saklı olduğunu ve tecellî perdesinin de ölümün efsunkâr eliyle aralandığını çok iyi bilirler.  Zâten hilkâtin muhteşem mûcizesini ibret nazarıyla görenler;  ‘Her baharın kudret kalemiyle yazılmış muhteşem bir mektup’ olduğunu idrâk edip, ölümün yeni bir diriliş muştusu tebliğ ettiğini devamlı dile getirirler. Ve ârifler, ölümün; hayatını, Hakk’ın emirleri istikametinde yaşayanlar için bir vuslat, bir “şeb-i arus” ve kutlu bir tebessüm olduğunu da bir ömür nutk-u şerifleriyle beyân ederler. Onlar; “Ölüm, kulun canını Rabb’ine hediye etmesidir.”[8] diye buyuran Allah Resûlü(s.a.v.)’nün sünnetlerini serlevhâ ederler ve şâirin;

“Ölüm güzel şey, odur perde ardından haber,

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber” [9]  

diye ifâde ettiği hâli, dervişâne bir pencereden seyrettikleri için;

       “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm;
       Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm...”[10]

derler ve;

      

       “Kapı kapı bu yolun son kapısı ölümse!

       Her kapıda ağşayıp, o kapıda gülümse.” [11]

îkazını şiir diliyle yaparlar… Zirâ ölüm; ölümü çok düşünen ve ömrünü, ‘bu dünyanın rövanşına’ göre tanzim edenler için yeni bir hayatın mukaddimesidir.  Ölüm; “ölmeden önce ölenler” için “âsûde bir bahar ülkesi”dir.[12] Ölüm; gurbetten sılaya geçişin ilk nefesi, bâki olana vasıl olmak için fâni hayat yolculuğunun hitâma ermesi ve “dünya sürgünü”nden aslî vatana gitmek için alınan bir terhis tezkeresidir.  Ölüm, en büyük ibret dersidir. Ölüm; ölümün öldüğü bir âleme, ölümle açılan bir ölümsüzlük kapısıdır.  Ölüm;

“Ten fânidir can ölmez,

Ölenler geri gelmez;

Ölür ise ten ölür,

Canlar ölesi değil”[13]

diyebilenler için bir ebedîlik tapusudur.

Ölüm, herkes için değişmez kaderdir ve her insanın mutlaka “Tahta ata” binip gideceği, ya da “Sessiz Gemi”yle yolculuk edeceği dönüşü olmayan bir seferdir. Ancak bütün bunlara rağmen ölümü dayanılmaz kılan husus, hicran duygusu ve yalnızlık hissidir.  Ölümü kabullenmemizi zorlaştıran şey,  ölümün; hem ‘yolculuğa çıkanlar’, hem de “rıhtımda kalanlar” için elem dolu bir ayrılık ve gittikçe artan bir yalnızlık olmasıdır.  Giden ya da kalanların yaşadığı hicran duygusu ve yalnızlık; yârdan, yârandan, evlâd-ı ıyâlden, eşden, dosttan cüdâ düşmektir. Giden için yalnızlık; toprağa konulduğu anda başlar, kalan için ise dostlar çekildikten sonra… Yâni bu yolculukta, gidenler de, kalanlar da yalnızlaşır ve yalnız başına kalır… Yahyâ Kemâl’in ifâdesiyle; “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli”dir,  fakat bir başka şâir de bu yolculuğu anlatırken “Ölüm, geldiği zaman sen gitmiş olacaksın”[14] demektedir.

Kim ne derse desin, ölüm; ebediyet âlemine doğru atılan ilk adım ve hayatın en yalın gerçeğidir. Ölüm; tarih kadar eski bir hakîkattir. “Ölüm, en büyük nasihattir.”[15]    Ölüm, değişmez bir mukadderâttır.  “Lâedrî Efendi”nin dediği gibi;

“Gelir bir bir, gider bir bir kalır Bir,
Gelen durmaz, giden gelmez, bu bir sır.”

     Hâsıl-ı kelâm; Kânûnî Sultan Süleyman’ın fermanıyla Bursa’ya sürgün edilen Bâkî’nin;

     “N’ola kim nefy-i ebed, azm-i bülend olunsa ey Bâkî

     Bilesin ki cihan mülkü değil Süleymân’a bâkî,

     Şâha azminde isbbât-ı tehevvür eyledin amma

     Buna fânî dünyâ derler; ne sen bâkî, ne ben bâkî!..”[16]*

mısralarıyla Osmanlı Sultanına verdiği cevabı ve Abdurrahim Karakoç’un;

     “Artık ne kar yağar, ne ben üşürüm,

      Ne de saçlarımı dağıtır rüzgâr.

      Sağ iken bir günde bin kez ölürdüm,

      Şimdi ölüm yoktur ölümsüzlük var.”

diyen hikmet dolu dizelerini hatırlıyor ve bütün bunları kendi iç dünyamızda tefekkür ediyoruz… Ölümü ve hayatı düşünürken; Ülkücü Hareket’in efsânevî lideri Alpaslan Türkeş’in baştan sona büyük bir mücâdele içinde geçen fırtınalı hayatı gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçiyor ve âşinâ olduğumuz o tok ve derinden gelen sesi kulaklarımızda çınlarken kendi kendimize şu mısraları terennüm ediyoruz:

“Minnet Hudâ’ya, devlet-i dünyâ fenâ bulur,
Bâkî kalur sahîfe-i âlemde adımız.”[17]*

                                                             * * *

Ve 8 Nisan 1997...

Bugün Türk Dünyası’nın Başbuğu, yolcu edilecek Rahmet-i Rahmân’a...  Kurşûnî bulutlar çöküyor zamana ve mekâna...  “Salkım salkım olan bulut”lar[18] demir atıyor âsumâna...  

Başkent’e doğru bir akın başlıyor Anadolu’dan...  Ankara’ya gidiyor gönülleri birleşen milyonlarca insan...   Nisan ayında her yer kara kışa teslim oluyor, ancak aynı dâvâya inanan çilekeş insanlar Ankara’ya koşuyor Türkiye’nin dört bir yanından…

 Ülkücüler; Alparslan Türkeş’in cenâze törenine katılarak “Başbuğ”larına son vazifelerini yapmak, bu acı günde üzüntülerini paylaşarak azaltmak, onunla helâlleşmek, birlik ve beraberliklerini göstermek için, Başkent’e geliyordu...  Türkiye’nin dört bir yanından, Avrupa’dan ve Türk Dünyası’ndan gelen Türk milliyetçileri Ankara’nın meydanlarını, sokaklarını, parklarını, otogarlarını dolduruyordu.  Bahar mevsiminde birdenbire bastıran kar fırtınasına ve soğuğa rağmen kalabalık her geçen saat mütemadiyen artıyordu…

Biz de, Necati Şahin, Niyazi Kılıç ve İsmail Yüksel’le birlikte gece yarısı Yozgat’tan Ankara’ya hareket etmiş, sabah namazını Kırıkkale’de kılmış ve erkenden Bayındır Hastanesi’nin önüne gelmiştik. Her taraf insan seliydi.  Başkent’e gelen insanların gönülleri tek yürek olmuştu ve aynı duygularla çarpıyordu... Türkiye’nin kalbi nisan ortasında zemheriyi yaşayan Ankara’da atıyordu.  8 Nisan günü; Türkiye, Ankara’daydı...

                                                                * * *

8 Nisan sabahı Başkent; soğuk ve karlı bir güne uyanmıştı. Ankara,  nisanın ilk haftasında yıllar yılı böyle bir hava görmemişti. Kar gece bastırmış ve gün boyu devam etmişti. Ankara’nın her yanı, dağları, tepeleri, yolları, caddeleri, “bahar geldi” diye renk renk çiçeklerle dallarını süsleyen ağaçları ve çamları beyaz bir gelinliğe bürünmüştü.  Soğuğa, fırtınaya, ayaza, bahardaki kara kışa rağmen, Ankara, Ankara olalı, ne böyle bir gün görmüş, ne de böyle bir mahşerî kalabalığa şâhitlik etmişti. Hiçbir organizasyon olmadan ülkücülerin kendiliğinden oluşturduğu bu muhteşem topluluk, sabahın erken saatlerinden akşama kadar bir mefkûre ummânı gibi Ankara’nın caddelerinden meydanlarına, meydanlarından sokaklarına kadar her yeri doldurmuştu. 

Cenâzede bütün ülkücüler bir aradaydı. Türk milliyetçilerinin cemm-i gafiri oradaydı. İnancımız odur ki; Ruhi Kılıçkıran’dan Süleyman Özmen’e, Dursun Önkuzu’dan Yusuf İmamoğu’na, Alparslan Gümüş’ten, Suat Kürşad’a, Hüseyin Kuzdan’dan Necip Altınok’a, Kemal Fedâi Coşkuner’den Gün Sazak’a, Mustafa Pehlivanoğu’ndan Ali Bülent Orkun’a, Halil Esendağ’dan Selçuk Duracık’a, Bekir Bağ’dan Hüseyin Kurumahmutoğlu’na, Abdulhamid Süleyman Çolpan’dan Osman Batur’a, Ata Hayrullah’tan Necdet Koçak’a cümle şühedânın ruhâniyeti de Ankara’daydı... 

                                                                 * * *

Cenaze törenine iştirak etmek için Ankara’ya gelen; yüreğindeki hüzün bakışlarına yansıyan,  Kıble yürekli, hilâl bıyıklı, bozkurt duruşlu her yaştan ve her kuşaktan ülkücüler, nisan ayında karla kaplı caddelerde bir sel gibi akıyordu. Kar, hiç hesapta olmayan bir zamanda kapımızı çalmış, batı ve güney illerinden paltosuz ve kabansız olarak cenâzeye gelen gönüldaşlarımız karakışa hazırlıksız yakalanmıştı.  Nisan ayındaki bu hâli gördükçe,  Türkiye’nin zemheriden başka bir mevsim soluklamadığı ve gençlerimizin ne olduğunu anlayamadan, bir anda kan gölünün, kin ve barut kokan tezgâhların içinde kaldığı yetmişli yıllar da ister-istemez gözlerimizin önünde canlanıyordu...

Caddeleri ve meydanları dolduran alperen gâzîlere dikkatle baktığımızda; yaptıkları mücâdelelerin, çektikleri acıların, katlandıkları çilelerin ve yaşadıkları sıkıntılı günlerin izlerinin çehrelerine çizgi çizgi yansıdığı görülüyordu. “Onlar”a nazar ettiğimizde; Anadolu’nun muhafazakâr çevrelerinden ve köylerinden üniversitelere gelen fakir-fukara çocuklarının Soğuk Savaş Dönemi’nin hükümrân olduğu devirlerde, Türkiye’yi bir Sovyet peyki hâline getirmek istenen emperyalist güçlerce kurulan tuzaklara malzeme yapıldığı, ülkemizin örtülü bir istilâ teşebbüsüne mâruz kaldığı, üniversitelerde başlayan işgâllerin fabrikalara,  mahallelere, “kurtarılmış şehirler”e taştığı ve insanımızın ateş çemberinden geçtiği yıllar hatırımıza geliyordu. Yağan karın altında Başkent sokaklarında yürüyen milyonlarca ülkücüye baktıkça; mâzide yaşadıklarımız, rahmetli Türkeş Bey’in vefâtıyla kıyâma duran melâle karışırken, o zor yıllar siyah-beyaz kareler hâlinde gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçiyordu.  “Kevser akan, ‘Gül’ kokan”[19] o samîmî insanları ve o tanıdık sîmâları gördükçe ne de çok hâtırâ yâdımıza düşürüyordu:   

Ülkücü gençlerin “dîn ü devlet, mülk ü millet” aşkıyla kurdukları teşkilatlar, tüttürdüğü ocaklar...

“Ülküdaşlığın” ana-babadan sudûr eden kardeşliğin bir önceki hâli, âhiret kardeşliğinin bir sonraki mertebesi sayıldığı ve “dâvâ arkadaşlığı”nın da “kardeşlik hukuku”ndan bir cüz olduğu yıllar…

Çıkarsız dostlukların, karşılıksız sevgilerin, kutsî bir dâvâ için yapılan mücadelelerin, ferâgat ve fedâkârlıkların “hesâbî” değil “hasbî” olduğu, yâni en saf ve en temiz duygularla yaşandığı devirler…

Ülkücülerin örsle çekiç arasında dövüldükleri, bu vatanı sevmenin bedelini kanlarıyla canlarıyla ödedikleri, ateşle imtihan edildikleri seneler…

Kongreler, mitingler, konferanslar, seminerler, bildiriler, dergiler, afişler, yürüyüşler, “Altaylardan Tuna’ya” gecelerinde aşka geldiğimiz günler…

Şehirlerde, okullarda, yurtlarda, mahallelerde verilen destansı mücâdeleler, okunamayan okullar, sönen istikbâller, kurşunlanmalar, yaralanmalar ve; “Bir ölür bin diriliriz” diye haykıran, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın” diye yürekleri çarpan isimsiz kahramanlar…

Devamlı cenaze kaldırdığımız; yirmili yaşlardaki arkadaşlarımızı ve gencecik fidanlarımızı toprağa verdiğimiz, vurulduğumuz, sürüldüğümüz, işten atıldığımız, görevden el çektirildiğimiz, katledilmek üzere sürgün edildiğimiz şehirler…

Abone olduğumuz karakolları, DGM’leri, cezaevlerini mesken tutuğumuz, “Esir Türkler Haftası”nda Mustafa Cemiloğlu için açlık grevleri yaptığımız çileli dönemler…   

“17 Kasım - 9 Aralık 1975” tarihleri arasında, “Ege Ünivesitesi’ndeki komünist baskıları ve okullara alınmamamızı”  protesto için,  600 kilometre yolu 23 günde yaya olarak kat ettiğimiz İzmir-Ankara arasındaki “İstikbal Yürüyüşü”nü tamamladığımız, 9 Aralık günü bir karlı Ankara sabahında ülkücüler tarafından Et-Balık Kurumu Genel Müdürlüğü önünde karşılandığımız, Ulus’ta miting yaptığımız, akşam Site Yurdu’nda misafir edildiğimiz ve ertesi gün Türk Bayrağı hediye ettiğimiz Başbuğ Türkeş’in bizlere hitâp ederek; “Ben, bu dâvânın büyüklüğünü, ayaklarınızdaki o büyük yorgunluğa rağmen; yüreklerinizden yüzünüze akseden heyecandan, duruşunuzdaki asâletten ve gözlerinizdeki pırıltıdan bir kere daha anlıyorum.”  dediği günler...  

Ankara’da Kurtuluş’tan başlayıp Tandoğan Meydanı’nda biten ve bir milyona yakın insanın toplandığı “Komünizme, bölücülüğe, faşizme, işkencelere, kıyımlara, pahalılığa, anarşiye ve iktidarın tutumuna karşı”  “MHP’nin Büyük Yürüyüş ve Mitingi”nin yapıldığı, iktidar şafağının ağarmakta olduğunun ortaya çıktığı 15 Nisan 1978’ler...

Bu fırtınalı yıllarda gençliklerini yaşamadan yaşlanan ve baharlarına kan damlayan “kayıp nesiller…”

İstikbâllerin söndüğü, hayatın; kan, gözyaşı ve çileden âzâde kalamadığı ve “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun” diyen vatan evlatlarının her gün kara toprağın bağrına düştüğü, tozun dumana, kanın baruta ve at izinin it izine karıştığı kaotik zamanlar...

Ülkemiz tam bir anarşi girdâbına sürüklendiği, kardeş kavgasının körüklendiği ve “Birileri”nin ihtilâlin olgunlaşmasını beklediği, bu bekleyişin binlerce insanın hayâtına mâlolduğu seneler…

MHP mensuplarının ve ülkücülerin; “din, vatan ve millet sevgisi”nin bedelini çok ağır mâliyetlerle ödedikleri ve en ağır bir biçimde darp edildikleri; toplum mühendislerince organize edilen bu kanlı günlerin ardından gelen ve yürekleri “12”den vuran “Eylül”ler…

Yaşanan “kenan tûfânı”nın ardından,  işkencehânelerde her türlü insanlık dışı zulme maruz kalan, madden ve mânen darp edilen insanlar… “Onlar” ki; ülkemizin kıpkızıl bir ateş çemberinden geçtiği yıllarda, “Türkiye’nin Afganistan olmasını” önleyerek, Rusya’nın sıcak denizlerde ayaklarını yıkamasına mâni olan ve tarihin seyrini değiştiren gâzi-dervişler…

C-5’ler, zindanlar, hücreler, işkenceler ve “Mamak Mahkemeleri” denilen “oduncu kantarı”na rahmet okutan bir “adalet (!) terazisi”nde kefenleri biçilen;  ‘Urganlı şafaklardan nurlu basamaklara’ yol bulan “Yusuf Yüzlü Dokuz Yiğit”in îdâm sehpalarına gittiği kanlı şafaklar…

Ve bu kara günlerde her çeşit zulmün, haksızlığın, çâresizliğin, yalnızlığın, mahkûmiyetin, mağdûriyetin, mahzûniyetin ve mazlûmiyetin ve en koyu ıstırâbının yaşandığı, “hor” görüldüğümüz,  o “büyük dâvâ”yı savunurken “öksüz”  ve “yetim” kaldığımız dönemler…

19 Ağustos 1981 günü başlayan “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı… ”  Alparslan Türkeş başta olmak üzere MHP yöneticileri ve ülkücülerden oluşan 587 kişi, 29 Nisan 1981 tarihinde hazırlanan “İddianâme” ile; sanıklardan 220’si hakkında TCK’nun 146/1 maddesine göre îdam isteyen Mamak’taki mahkemeler…

Bu  “İddianâme” ile bütün ülkücüler; “Anayasal düzenin, cumhuriyetçilik ve demokrasi ilkelerine aykırı olarak devletin tek bir kişi tarafından yönetilmesi amacına yönelik değiştirilmesine zor yoluyla kalkışmak; Türkiye ahâlisini birbiri aleyhine silâhlandırarak toplu kıyıma yönlendirmek, toplu kıyıma neden olmak, bu cürümlere katılmak; TCK'nin 149 ve 146. maddelerinde yazılı cürümleri, işlemek için silâhlı cemiyet oluşturmak”e yönelik; gibi asılsız iddialarla yapılan suçlamalar…

Mamak Askeri Cezaevi’nde insanlık dışı işkencelere maruz kalan,  Türk milliyetçilerini suçlu gösterebilmek için çok özel tertip ve komplolar tezgâhlanan,  Ülkücü Hareket’i lekelemek amacıyla ne gerekiyorsa yapılan çok âdi(l)soruşturmalar…

“İddianâme” adı altında;  ülkücünün şahsında Türk milliyetçiliğinin darağacına çekilmek istendiği; yalan, iftira, komplo ve kin dolu “iftirânâme”ler…

Açılan bu dâvânın ilk celsesinde rahmetli Türkeş Bey salona girdiği sırada,  “220’si hakkında îdam istenen 587” Mamak gâzisi tarafından; liderlerine olan saygı, sevgi ve bağlılıklarını göstermek, Başbuğ’un geldiği sırada mahkeme heyetini ayağa kaldırmak için hep beraber İstiklâl Marşı okuyup savcı ve hâkimleri Alparslan Türkeş’in karşısında ayağa diken vefâkâr ve cefâkâr ülkücüler…

“Bu Ülke” uğruna çile çekenler, en güzel yıllarını hapishanelerde geçirenler, zindanları Medrese-i Yusûfiye yapan ülkücüler, cezâevindeki yokluklar, çileler ve perîşân hâller, dışarıda büyük sıkıntılara dûçâr olan âileler, korkunun dağları sardığı bu tûfânın en şedit günlerinde bile ülkülerini yüksek sesle dile getiren “Erdem” âbidesi “Gâlip”ler… 

“Erliğin darlıkta belli olduğu” kara günlerde; cezaevlerinde, mahkemelerde, içeride ve dışarıda verdikleri mücâdelelerle bayraklaşanlar; yiğitlikleriyle, mertlikleriyle, fedakârlıklarıyla, vefâlarıyla,  diğerkâmlıklarıyla destanlaşanlar ve daha neler neler...

Yaşlarıyla değil, ama yaşadıklarıyla büyük olan ülkücü gençler; 70’li yıllarda mağdur, 12 Eylül’de mahkûm, 80 sonrasında mahzun ve her dönemin zâlimleri karşısında mağrur olan mâsum ve mazlum alperenler…

Yeniden başlayan siyâsî faaliyetler… Kurulan partiler… “Ülkü denen nazlı gelin” için çekilen çileler… Seksen sonrasından günümüze “Türk-İslâm Ülküsü” için yapılanlar, zaman tüneline dalmış hayâller, uğrunda can fedâ edilen ideâller için zihin ve gönül teri dökenler...  

“Kayıp bir nesil” olarak; 12 Eylül öncesi ve sonrası yaşanan olayları ve özellikle “Eylül” darbesine mâruz kalmış bir “Hareket” olarak “statüko”yla zihnî ve fikrî hesaplaşmalar... .

Ülkücülükteki farklı “içtihatlar”, “Millî Mutâbakat”lar, yapılan ittifaklar, siyâsî ayrışmalar, “yatağına kırgın” akanlar ve “dâvâ arkadaşlığı”na “rozet müşterekliği” diye bakanlar…

Ve aynı teknenin hamuru olup, aynı teşkilatların tozunu yutan, aynı acıları, sevinçleri yaşayan, aynı kaynaklardan su içen ve aynı duygular içinde rahmetli Başbuğ’un cenazesinde omuz omuza saf tutan ve yüreği rozetinden büyük insanlar…

 Bütün bunlar hayâlhânemizde teker teker canlanırken; bedeli çok ağır ödenmiş bir hareketin tarihini de zihinlerimizde sayfa sayfa yeniden çeviriyorduk…

İşte Merhum Alparslan Türkeş’in cenaze törenine iştirak eden insanlara baktıkça, sanki bir zaman tüneline giriyor, mâzîde kalan hatıraları sanki yeniden yaşıyor ve bütün bu duygu ve düşünceler içinde dünden-bugüne, bugünden düne akseden hâtıralar arasında uzun bir yolculuğa çıkıyorduk… 

Cenâze kortejinde ortak duygular içinde yürüyen, yüzlerine aynı ıstırâbın, hüznün, hicrânın ve sevginin tezâhürleri yansıyan; her yaştan, her yöreden, her meslekten ve her sosyal statüden ülkücülere baktıkça hâfızamızdan bütün bu hususlar ve çok daha fazlası sanki bir resm-i geçit yapıyordu…

                                                              * * *

Alparslan Türkeş, “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı”nda yaptığı “Savunma”sında şunları söylemiştir: “Elhamdülillah inanmış samîmi bir Müslümanım, fânîlik hissine âşinâyım. Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu biliyorum. Şu anda burada bulunuşumuz da, inanıyorum ki her şeyden önce bir kader tecellîsidir, İlâhî bir imtihandır. Sabır ve şükürle karşılıyor ve bu imtihandan da yüz akıyla çıkmayı bize nasip etmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum. Rahmet ve şaşmaz adalet ümidimiz yalnız Allah’tandır. Ben burada önce Allah’ın huzurunda, sonra tarihin ve milletin huzurunda olduğumun huşû, mes’ûliyet ve vakârı içinde konuşacağım. Benim için bir hesap verme bahis konusu ise, o hesâbı milletime ve tarihe vereceğim. Türk milletinin vicdanında teşekkül edecek olan hüküm ve tarih hükmü, mahkemenin hükmünden önde gelir. Huzur-u İlâhi’ye yüz akıyla çıkmaktan başka hiçbir endişeye gönlümde yer yoktur. Hiç kimsenin merhamet ve insafına da şahsen ihtiyacım yoktur. Sözüm, tenkidim, talebim yalnız Hak ve hakîkat nâmınadır. Yalnız mülkün temeli olan adalet nâmınadır. Yalnız milletim ve devletim içindir.”[20] 

 Bu girizgâhı müteakiben Başbuğ Türkeş “Savunma”sına; “Taşıdığım bayrak; temsil ettiğim mukaddes Türk milliyetçiliği dâvâsı uğrunda, komünist ve bölücü hainlerin kurşunlarıyla şehitler ordusuna katılmış olan Ruhi Kılıçkıran’dan Gün Sazak’a kadar şehit evlat ve kardeşlerimin rûhaniyetlerinin de şu anda bizimle beraber olduklarını biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onların tekzip etmeyecekleri şekilde konuşmaya, yalnız hak bildiğimi söylemeye mecburum. Çünkü onlar, o üç bin altı yüz can, bu hak bildiğimiz yolda ‘vatan-millet-din ve devlet’ uğrunda şehit oldular. Onlar hem şehitlerimiz, hem de şâhitlerimizdir. Yarın huzur-i İlâhî’de de bana şâhitlik edecek olanlar, onlardır... Onların huzurunda, onlar için konuşacağım! Ebed-müdded olan Türk devletine; kıyâmete kadar hür, müstakil, mes’ud ve müreffeh yaşamasını, her gayeden aziz bildiğimiz Büyük Türk milletine bugüne kadar hizmet etmekte olanlar için; yarın aynı yolda, aynı heyecan ve şuurla bu kutsal hizmetin bayrağını taşıyacak olanlar için konuşacağım!”[21] diye devam etmiştir.

Hazırlanan bu “İddianâme”nin doğrudan doğruya milliyetçi düşünceye karşı girişilen, kin ve husumetten kaynaklanan bir bakış açısıyla mâlul  olması tarihimizin en acı safhalarından birini teşkil eder. Alparslan Türkeş, 14 Ekim 1981 tarihli duruşmada Başsavcı Nurettin Soyer ve ekibinin hazırladığı “İddianâme”nin bir “iftirânâme”  olduğunu dile getirmiş ve bu hususta mahkeme huzurunda yaptığı “Savunma”da şunları da söylemiştir: “Bu iddianâme baştan aşağı yalan ve iftirâdan ibârettir. Benim bütün hayatım, demeçlerim, konuşmalarım, icraatım bu iddialara baştan aşağı retten ibarettir. ...Türk Milliyetçiliğini suçlama gayretkeşliğinin ciddiyetsiz belgesi olan bu iddianâme, taleplerinin ağırlığı konusunda çok hafif kalmakta, ideolojik taassup içinde hazırlandığını ortaya koymaktadır. Türk milliyetçiliğinin ‘faşizm’ olarak nitelenmesi çok üzüntü verici... Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceği bakımından da çok zararlıdır. Devlet ve millet adına görev ifâ eden bir makamda bulunan kişilerin milliyetçilik fikrini suçlamaları, millî birliği sabote edilmek istenen bu ülkenin geleceğinde tahripkâr neticeler doğuracaktır. Bundan sonra Türkiye’yi bölmek isteyenler, Cumhuriyet Türkiye’sinin temellerinden birisi olan Türk milliyetçiliğini suçlamak için bu iddianâmeyi bir vesîle imiş gibi kullanacaklardır.”[22]

Ve Alparslan Türkeş Bey; duruşmalarda yaptığı manifesto niteliğindeki  “Savunma”yla başta Mahkeme Heyeti olmak üzere herkese bir kere daha Türk milliyetçiliği dersi vermiştir.

19 Ağustos 1981 günü başlayan “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı” 5 yıl 11 ay 8 gün sürmüştür. Cuntanın başsavcısı Nurettin Soyer’in 945 sayfalık iddianamesini kabul eden ve bu suçlamaları esas alan mahkemede 333 duruşma yapılmış ve bu dâvâ, 7 Nisan 1987 tarihinde karara bağlanmıştır.  Bu dâvâda; 9 sanık hakkında müebbet hapis, 219 sanık hakkında 6 yıl ilâ 36 yıl arasında değişen hapis ve 6 sanık hakkında da görevsizlik kararı verilmiş, yüzlerce ülkücü beraat etmiş ve 3 sanık hakkındaki dava da düşmüştür. MHP lideri Alpaslan Türkeş’e 11 yıl, 1 ay, 10 gün hapis cezası verilirken, Türkeş; 4 yıl 5 ay 28 gün tutuklu kaldığı için, infaz yasasına göre bir gün daha cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmiştir. Daha sonra bütün bu kararlar Yargıtay tarafından bozulmuştur.

                                                            * * *

Ve 8 Nisan…

Sanki bugün, yangın yerine dönen gönülleri serinletmek için gökyüzünün durmadan gözleri doluyordu... Bulutların yüreğinden, semânın beyaz hüznü kar tâneleri olup dökülüyordu… Şâirin;

  “Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş;
  Eşini gâib eyleyen bir kuş gibi kar

      Geçen eyyâm-ı nevbahârı arar.”[23]

diye ifâde ettiği semâdan beyaz kelebekler lapa lapa yağıyordu... Gökyüzünün eli Ankara’nın üstüne “Bahar çiçekleri yerine, beyaz kar” taneleri döküyordu… Âsumânın gözyaşları bembeyaz bir “Elhân-ı Şitâ”  olup çağlıyordu...  Yer-gök ağlıyor, gökyüzünün beyaz gözyaşı hiç durmadan akıyor, binlerce insanın gözlerinden de sel gibi yağmur yağıyordu…

Şeyh Gâlib’in “Gâhi kar yağardı, gâhi karanlık” diye tasvîr ettiği zamanlardan bir zamandı 8 Nisan… Beyaz bir örtü bürümüştü baştanbaşa Başkent’i... Cenâzeye katılan insanların yüzlerde safran sarısı bir melâl, bakışlarda koyu bir kasvet ve göz pınarlarına oturmuş rahmet bulutları vardı...  Başbuğlarını kaybetmenin hüznüyle yüreklerine ateş düşen ülkücüler, “Âh” derken, yine “He’nin iki gözü iki çeşme”ydi.[24] Ve fâsılasız yağan kar da, semânın “yaşın yaşın” ağlamasıydı... Ve gün boyu yağan beyaz kelebekler, insanların içinde yanan ayrılık ateşini söndüremese de, semâya arz edilen “Beyaz Dilekçe”lere verilmiş belki bir rahmet fısıltısıydı ve belki de gökyüzüne gönderilen duâlara teberrüken verilmiş bembeyaz bir cevaptı… 

Mâzîden hâle akan zaman selinin köpüklerinin üstüne düşen kar tânelerinde, 1 Mart 1977’de İstanbul’da şehit düşen ve kar fırtınası sürerken omuzlarda taşınan tabut resmiyle sembolleşen ülkücü işçi Mustafa Erol’a cenâze töreni yâdımıza düşüyor, şühedânın rûhâniyetini yanı başımızda hissediyor ve geçmişin acı-tatlı hâtırâları bir kere daha gözlerimizin önünden geçiyordu…

Bugün de fırtınalı bir hayat yaşayan Ülkücü Hareket’in efsâne lideri Alparslan Türkeş’i karlı bir günde yolcu ediyorduk Bekâ Âlemi’ne… Şimdi kadim ülkücüler, geçmişte uğurladıklarımızın hüznüyle elemin kollarında buluyorduk kendimizi…  Çünkü şâir “rıhtımda kalanlar”[25] diye târif ediyordu bizi… Ve artık Türk Dünyası’na sevdâlı milyonlarca “rıhtımdaki” insan “Başbuğ Türkeş”i sonsuzluğa uğurlamaya hazırlanıyordu; Tekbirler, salâvatlar ve duâlarla…

Türk Bayrağı’na sarılmış olan Rahmetli Türkeş’in tabutu Mahşerî bir kalabalık eşliğinde sabah 08.30’da Bayındır Hastanesi morgundan alındı.  Üzerinde kırmızı-beyaz karanfillerle Türk bayrağı motifi şeklinde süslenmiş bir cenaze arabasına Tekbirler ve Salât ü Ümmiyeler eşliğinde konuldu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde düzenlenecek törene götürülmek üzere cenaze aracı yola çıktı.  Cenaze arabasının arkasından târiflere sığmayan bir insan seli akıyordu. Ankara, kar altındaydı; kar, kimi zaman fırtınaya dönüşüyor, soğuk buz gibi kesiyordu.  Ülkücüler büyük bir vakar, disiplin ve olgunluk içinde; Müslüman Türk’ün cenâzesinin nasıl kaldırılacağını bütün dünyaya göstererek ve en ufak bir taşkınlık yapmadan, ölçülü bir biçimde ve bizim medeniyet kültürümüzden tevârüs edilmiş bir âdap içinde cenaze arabasının arkasından yürüyordu. Türkeş’in cenaze merasiminde, çevreyi rahatsız etme, insanları incitme, devlete başkaldırma, sola-sağa saldırma ve en ufak bir düzensizlik olmadığı gibi,  milyonlarca ülkücü, Başbuğlarına son görevini Müslümana yaraşır bir izzet ve îman şuuruyla ifa etmişler; hüznün, ıstırabın, vedânın ve duânın asâletinin nasıl olması gerektiğini de hâl diliyle ortaya koymuşlardı.

Cenaze kortejinde yürüyen insanlar, alperen dervişler misâli davranıyor, gönül yangınlarını gözyaşlarıyla serinletiyor; Fâtihalara duâlar,  tekbirlere salâvatlar eşlik ediyordu. Ankara’nın o sert ayazı kimseye tesir etmiyor ve kalabalık durmadan artıyor, hiç eksilmiyordu. Beşevler, AŞTİ, Söğütözü, Millî Kütüphane, TBMM, Kocatepe arasındaki bütün ana yollar ve sokaklar hınca hınç insan doluydu.

 Aşırı izdiham sebebiyle cenaze aracı çok yavaş ilerliyordu. Bayındır Tıp Merkezi ile Meclis arasındaki yaklaşık 4 kilometre mesafe ancak 2 saatte alınabildi. Alparslan Türkeş için ilk tören TBMM’de düzenlendi.   Meclisteki törenden sonra saat 11.15’te cenaze aracı MHP Genel Merkezi’ne geldi. Genel Merkez önündeki törende bir konuşma yapan MHP Genel Sekreteri Koray Aydın, “Herkesin anasını, babasını, yakınını kaybetmenin acısını yaşadığını belirterek, bugün acıların en büyüğünü tattıklarını, ‘Başbuğlarını kaybettiklerini’ söyledi ve; “Başbuğum, bugün genel merkez önünde ebedî istirahatgâhınıza uğurlamak için toplandık. Seni başbakan olarak uğurlayamadık. Bizi affet. Sana söz veriyoruz. Hepimiz birlik ve dayanışma içinde olacağız. Türk milleti ve Türk dünyasının başı sağ olsun” dedi. Daha sonra MHP Genel Merkezi’nin önünde Alparslan Türkeş’in ruhu için Kur’ân-ı Kerim okundu ve dua edildi. Türkeş’in cenazesi, saat 12.00’de Kocatepe Camii’ne götürülmek üzere Genel Merkez önünden hareket etti.

   Kocatepe Camii’nin içi-dışı, çevredeki bütün cadde ve sokaklar “iğne atsan yere düşmez” tabirinin bile ifâdede yetersiz kalacağı mahşerî bir kalabalıkla dolmuştu.  Sevgi ve vefâ ete kemiğe bürünmüş, cenaze namazı kılmak için yer bulma kaygısı çekilmemiş,  Ankara’nın her sokağı her caddesi karlarla abdest alan ve karlar üzerinde namaz kılan milyonlarla dolup taşmıştı. Ve kar fırtınası fâsılarla devam etmiş, eskilerin dediği gibi; “Yüksek dağın boranı da büyük olmuştu…”

Öyle ki, karla alınan abdestler sırasında buharlaşan kar suları, göğe yükselmeden önce âdeta duâlanıyor, okunan âmentülerle kanatlanıyor ve yeniden pîr ü pak semâya yükseliyordu. Türkeş’in cenaze namazındaki bu manzaralar, sanki maddenin mânâlaştığı semâvî bir destandı.

Öğle namazını müteakip, cenâze namazı için saf tutan her kişi, kâmil bir  “Er kişi niyetine” Tekbir aldıklarını çok iyi biliyordu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın kıldırdığı cenaze namazından sonra,  milyonlarca mü’minin hüsn ü şehâdetleri, helâllik vermeleri ve rahmet dilemelerinin ardından, rahmetli Alparslan Türkeş’in nâşı eller üzerinde taşınıyor ve Beştepe’deki ebedî istirahatgâhına götürülmek üzere, Fatihalar ve duâlar eşliğinde cenaze arabasına konuyordu.  Polis kordonu eşliğindeki Türkeş’in nâşını taşıyan cenaze aracı, Meşrutiyet Caddesi-Atatürk Bulvarı-Kızılay-Gazi Mustafa Kemal Bulvarı güzergâhını takip ederek Atatürk Orman Çiftliği-Emek kavşağındaki Anıt Mezar’a gitmek için saat 14 sularında yola çıkıyordu.

Mahşerî kalabalık, yine aynı vakar, olgunluk ve Müslüman adâbı içinde cenaze arabasını takip ediyor, Tekbirler, Salâvatlar, Salât ü Selâmlar ve “Başbuğ Türkeş” nidâları Ankara semalarında yankılanıyordu.  Milyonlarca insan, yoğun kar yağışına rağmen hiç dağılmadan rahmetli Türkeş’in nâşının ardından yürüyor, kortej Beştepe’ye doğru ağır adımlarla ilerliyor ve devamlı duâlar ediliyordu. Bu sırada bir araçtan sürekli olarak Kur’ân-ı Kerîm okunuyordu.

Canlı yayın yapan bütün televizyon kanalları bu ihtişamlı cenâze törenini naklen veriyordu. Türk milleti de, “Başbuğ”un nâşına gösterdiği ihtiramla, bu aziz vatana hizmet eden insanlara duyduğu saygıyı ve Türkeş Bey’e derinden derine beslediği mesâfeli hürmeti, gönül ikliminde âşikâr ediyordu. Bu aziz millet Türkeş Bey’e siyâsî iktidar vermese de, millî bir harekete duyduğu muhabbeti, onun cenâzesine gösterdiği vefâ ile  -eksik bıraktıklarını izâle etme bâbında- ortaya koyuyordu.  “Türk Dünyası’nın Başbuğu”na karşı duyduğu kalbî yakınlığı, “seng-i musallâda” da olsa- izhâr ediyordu.  

Ve ancak ikindi vakti Alparslan Türkeş’in nâşını taşıyan cenaze arabası Anıt Mezar’ın bulunduğu Beştepe kavşağa gelebildi… Maltepe, Tandoğan, Beşevler, Gâzi Kavşağı, Konya Yolu, Emek ve Bahçeli lebâlep insan doluydu… Cenaze arabasının çevresinde görülmemiş bir izdiham yaşanıyordu. İşte bu büyük kalabalık tarafından Alparslan Türkeş’in tabutu eller üzerinde taşınarak Anıt Mezar’ın bulunduğu yere getirildi. Merhum Türkeş’i tabuttan Küçük oğlu Ahmet Kutalmış ve dâmadı çıkardı. Ve merhum Başbuğ’un nâşı büyük oğlu Tuğrul Türkeş tarafından kabre indirildi.  Defin sırasında mezara;  Türkiye’nin her vilâyetinden, Kıbrıs’tan, Türk Dünyası’ndan gönderilen topraklara ilâveten, teberrüken Mekke’den, Medîne’den ve Ahmet Yesevî Hazreleri’nin türbesinden getirilen topraklar da konuldu.

8 Nisan 1997 Salı günü saat 16.00’da Türk Dünyası’nın Hacı Başbuğu Alparslan Türkeş; Yâsînler, Fâtihâlar, Tekbirler, Salâvatlar ve duâlar eşliğinde toprağa verilerek Rahmet-i Rahmân’a tevdî edildi. Allah(c.c.)’ın rahmet ve mağfireti;  Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in şefkat ve şefâati Hacı Başbuğumuzun ve bütün mü’minlerin üzerine olsun.

Bâzı merâsimler vardır, - Kocatepe’de olduğu gibi- gidenler kalandan helâllik ister; bu dem ise, gidenin kalandan değil, kalanın gidenden helâllik dilediği zamandı… 

                                                                                     3 Mayıs 1997

 

                                                                    Dr. Mehmet GÜNEŞ

                                                                                (Devam edecek)

                                                                                                                                                                       

 

[1] H. Nihâl Atsız, Yolların Sonu,  Dâvetiye, 30

[2] Alaaddin Özdenören

[3] Nihal Atsız, Yolların Sonu, Dâvetiye, 30

[4] Âşık Dertli

[5] Bakara, 2/156; *“..Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na  döneceğiz..”

[6] Nisâ, 4/78

[7]  Âl-i İmran, 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut, 29/57

[8] Aclûnî, Keşfü’l- Hafâ, II, 112

[9] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Güzel Şey, 151

[10] Erdem Bayazıt, Şiirler, Bulmak, 159-160

[11] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Güzel Şey, 151

[12] Yahya Kemâl Beyatlı, Kendi Gökkubbemiz, Rindlerin Ölümü, 93

[13] Yunus Emre

[14] Ahmet Kaya

[15] Behlül Dânâ

[16] Bâkî:* (Ne olur yüksek karar alınmışsa, Süleyman Aleyhisselâm’a kalmayan dünya sana mı kalacak, Tabii padişah olarak çok kızıyor ve bu kararınla da celâlini gösteriyorsun: amma bu fâni dünya hiç kimse bâkî değildir.)

[17] Bâkî; * (Bu dünyanın her türlü mevki yüceliği, zenginliği son bulur
  Allah’a şükrolsun ki adımız dünya sayfalarında ilelebet Bâkî kalır)

[18] Yunus Emre

[19] Nurullah Genç Rüveydâ, Rüveyda, 65

[20] Alparslan Türkeş, 12 Eylül Adâleti (!): Savunma, 7

[21] Alparslan Türkeş,  a.g.e., 7

[22] Alparslan Türkeş, 12 Eylül Adâleti (!): Savunma, 7

[23] Cenap Şehâbettin, Elhân-ı Şitâ (Kış Nağmeleri)

[24] Âsaf Hâlet Çelebi

[25] Yahyâ Kemâl Beyatlı, Kendi Gökkubbemiz,  Sessiz Gemi, 89-90

Yazarın Diğer Yazıları