Cumhuriyetin yüzüncü yılında dış politikamız - Nuri Gürgür

Cumhuriyetin yüzüncü yılında dış politikamız


Bütün dünyayı etkileyen ağır ekonomik, siyasal, toplumsal ve sağlık sorunlarının yaşandığı çetin geçen bir yılı geride bırakarak yeni bir yıla başlıyoruz. 2023 yılı, cumhuriyetimizin yüzüncü yılı olmasından dolayı Türkiye için özel bir anlam taşıyor. Türklerin Rumeli’den sonra Anadolu’dan da tasfiyesine yönelik Batılı emperyalistlerin projesi, Mustafa Kemal’in liderliğinde başarılan millî direnişle püskürtüldü; millî egemenliğin, tam bağımsızlığın temel ilkeler olarak benimsendiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Aradan geçen yüzyıllık süreçte hem Türkiye’de hem de bölgemizde ve dünyada şartlar çok değişti. İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra “küresel güç” konumuna gelen, dünyaya hükmetmeye çalışan ABD, günümüzde aynı gayeleri taşıyan Rusya ve Çin’in yoğun rekabeti karşısında zorlanıyor. 24 Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya girmesiyle başlayan savaş, ABD ve Rusya arasında sürüp gelen dünyaya egemen olma kavgasında yeni ve kritik bir sayfa açtı. Taraflar geri adım atmanın aralarındaki rekabette pozisyon kaybına yol açacağını gördüklerinden barışı sağlayacak girişimler yapmaktan kaçınıyorlar. Bu savaşta en büyük zararı Ukrayna halkı yaşıyor; harabeye dönen ülkelerinin işgal edilmemesi için her zorluğa katlanarak canları pahasına mücadele veriyorlar. 


Bağımsızlığımızın uluslararası alanda resmen tanınması anlamına gelen Lozan Antlaşması’nı imzaladığımız dönemde, bölgemizde siyasi açıdan sessizlik hakimdi. Yunanistan, Anadolu macerasında uğradığı acı yenilgiden sonra Ankara ile yakınlaşma çabasındaydı. Bu maceranın baş sorumlusu Venizelos, yüz seksen derece dönüş yaparak Mustafa Kemal’i Nobel Barış Ödülü’ne aday gösteriyordu. Türkiye dış ilişkilerinde “yurtta barış dünyada barış” ilkesini esas alarak hem komşularıyla hem de Batılı ülkelerle ve Sovyetler Birliği’yle dengeli bir politika izliyordu. İkinci Büyük Savaş’ın sonuna gelinirken Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye yönelik tehditleri, talepleri karşısında bir tercih yapmak zorundaydık. Ya Batılı demokratik ülkeler blokuna katılacak ya da birçok Türk devleti gibi Moskova’nın uydusu haline gelecektik. Çok partili demokratik düzene geçerek, serbest seçimler yaparak, BM ve Avrupa Konseyi’nde yer alarak tercihimizi demokrasiden yana kullandık; NATO’ya girdik. 

Cumhuriyetin yüzüncü yılında dış politikamız


İkinci Büyük Savaş’tan sonra iki kutuplu yeni dünya düzeninde başlayan “Soğuk Savaş”, 90’lı yılların başında Sovyetlerin yıkılması üzerine sona erdi.  Ancak çok geçmeden  özellikle  ABD‘nin Irak’ı işgal girişimlerinin etkisiyle uluslararası alanda  yoğun  bir egemenlik mücadelesi patlak verdi.  Ortadoğu’da dini, etnik, mezhebi fay hatlarının kırılmasına paralel olarak çatışmalar başladı. El Kaide’den türeyen radikal cihadist  DEAŞ gibi İslamcı örgütler ortaya çıktı. PKK‘nın Suriye’deki kolu PYD/YPG (daha sonra SDG) devreye girdi. Tunus’ta başlayan rejim karşıtı eylemler kısa sürede Mısır ve Suriye’de de başladı. Esad rejimine karşı çeşitli kentlerde başlayan gösteriler çok geçmeden silahlı çatışmalara dönüştü. Türkiye’nin doğal olarak komşularında cereyan eden olaylarla ilgilenmesi gerekiyordu. Ancak Baas rejiminin gücü   doğru değerlendirilemedi. İktidardaki fanatik Nusayri azınlığın ordu ve istihbarat başta olmak üzere devletin bütün stratejik kurumlarını, üst bürokrasiyi kendi elemanlarıyla doldurmuş olması önemsenmedi. Esad’ın Müslüman Kardeşler’in öncülüğünde başlayan eylemlere fazla direnemeyeceği düşünüldü. Muhalif gruplara her türlü yardım iletildi. Fakat ABD ve İsrail Şam‘da ne yapacağı belirsiz radikal İslamcı grupları değil seküler yapıya sahip Esad’ı tercih ettiler. Rusya ve İran ittifak ilişkilerinin olduğu Şam yönetiminin yanında yer aldılar. Türkiye sahada yalnız kaldığını, iktidarda kimin olacağını tayin etme girişimlerine imkan verilmeyeceğini uzun süre algılayamadı. Olaylar başlayıncaya kadar son derece sıcak ilişkilerimizin olduğu, ailece ülkemizde ağırladığımız Esad’ı bir anda gözden çıkardık, lanetleyip ilişkilerimizi kestik. 
Şimdi geçmiş on bir yılın muhasebesi yapıldığında gelişmelerden en fazla zarar gören ülkenin Türkiye olduğu görülüyor. Ensar-muhacir muhabbetiyle resmi kayıtlara göre dört milyon kayıtlı, bir o kadar da kayıt dışı olmak üzere sekiz milyon Suriyeli ülkemize gelip yerleşti. Her bakımdan büyük sorunlara yol açacak bu tablonun düzeltilmesi artık çok zor. Büyük çoğunluğu ülkelerine dönmeyi kesinlikle istemiyor. Baas rejimi yıkılmadı; Rusya’nın havadan, İran ve Hizbullah’ın karadan destekleriyle ülkenin üçte ikisine hükmediyor. Çatışmalar başlayıncaya kadar siyasi bir varlığı bulunmayan Kürt gruplar, PKK uzantısı PYD/YPG/SDG adıyla örgütlendiler, ABD tarafından “dost ve müttefik” diye benimsenerek Suriye’nin kuzeyinde “devletimsi” bir yapı kurdular. Türkiye doğrudan güvenlik tehdidi oluşturabilecek bu yapıyı sınırımızdan uzaklaştırabilmek için askeri operasyonlar yapmak zorunda kalıyor. 


Dış ilişkilerde temel kural sorunların ve çözüm yollarının duyguların etkisinde kalmadan geçeklere ve doğru istihbarata dayalı tarzda yapılmasıdır. Deneme-yanılma yöntemi bir nevi kumardır. Zengin bir diplomasi birikimi ve tecrübesi bulunan, iyi yetişmiş nitelikli diplomatlarımızın olduğu Dışişleri teşkilatımızın son on beş yılının bilançosuna bakıldığında güney komşularımızla ilişkilerimizde rasyonel bir politika yürütülemediği, somut bir sebep ve gerekçe olmadan bu ülkelerle ilişkilerimizin dibe vurduğu görülüyor. Ama liyakatin değil siyasi sadakatin    önemsendiği, diplomasinin kurallarının bir kenara atılarak hamaseti, ütopik tasavvurları savunan müşavirlerin söz sahibi olması durumunda bu sonuçlar kaçınılmaz hale geliyor. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi boşalttığımız alanı vakit geçirmeden doldurdu. Bu ülkelerle ekonomik, siyasi ve askeri anlaşmalar yaparak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji yatakları paylaşımının dışında tutulmasına zemin hazırladı. 


İki yıldan beri Suudi Arabistan’la, BAE ile, İsrail ve Mısır ile ilişkilerimizi normalleştirmek amacıyla yoğun girişimler yapıyoruz. Yanlışlarla yüzleşilmesi anlamına gelen bu tavır doğrudur, makuldür. Gecikilmiş de olsa bu politika sürdürülmelidir. Geçen hafta Suriye ile Moskova’da savunma bakanları düzeyinde yapılan görüşme önemlidir; bu ay içerisinde muhtemelen dışişleri bakanları görüşecekler. Suriye’de sorunlar Şam rejimi ve Rusya’nın iştiraki olmadan çözülemez. Bu hususta en önemli meselelerden biri halen İdlib’de yaşayan rejim muhaliflerinin durumu olacaktır. Rejimin askerleri karşısında yenilen radikal gruplar Türkiye’nin güvenliği sağladığı bu bölgeye sığındılar. Üç milyon olduğu tahmin edilen silahlı gruplar Türkiye’nin Esad’la görüşmesinden rahatsızlar; rejimle kavgalarını sürdürmekte kararlı görünüyorlar. Türk askerinin koruması olmasa Esad’ın güçleri İdlib’de acımasızca katliam yapar. Böyle bir durumda muhalifler canlarını kurtarmak için Türkiye’ye sığınma çabasıyla sınırımıza doluşurlar. Silahlı çatışmalara alışan iki milyona yakın yeni bir sığınmacı dalgası Türkiye’yi altından kalkamayacağı devasa sorunlarla karşı karşıya bırakır. Şam rejimiyle sürdürülecek görüşmelerde İdlib’deki muhalifler konusuna çözüm bulmak kolay olmayacaktır. 


Her şeye rağmen dış politikada yanlışların görülmesi, bölgenin lideri olma hevesleri yerine diplomatik çözümler aranmakta oluşu sevindirici bir gelişmedir.

YAZIYI PAYLAŞ!