Cemal İncesoyluer

Ölüm adildir…

Cemal İncesoyluer

  • 1954

Şehitlerimizin tabut tabut geldiği şu günlerde, Nazım Hikmet’in dizelerinde can bulan ölüm tarifi, başka izahlara da muhtaçtır.

Bir eski Acem şairi:
«Ölüm âdildir» — diyor, —
«aynı haşmetle vurur şahı fakiri.»
Hâşim,
neden şaşıyorsunuz?
Hiç duymadınız mıydı kardeşim,
herhangi bir şahın bir gemi ambarında
bir kömür küfesiyle öldüğünü? ...

Diyor, Nazım Hikmet Ran… Toplumsal algımızda şehitlerimizle ilgili “adil olmayan” bir anlayış vardır. Terörle göğüs göğüse savaşan bu ülkenin yoksul çocukları, neden varsıl ailelerden şehitler yok? Bunun izahını yapamıyorum/yapamıyoruz…

Belki, yağız yiğitlerimizin ekserisinin yoksul ailelerin ciğerpareleri olduğu bir gerçektir de, ölümün ıskaladığı hiçbir faninin olmayışı da daha bir gerçektir. Nazım’ın Acem şairinden alıntıladığı dizelerde ki, “Ölüm adildir. Aynı haşmetle vurur şahı fakiri” ifadesi, hayatımızın en ertelenmez, en vazgeçilmez, en ötelenmez gerçeğidir.

Kader ve inanç sistemimizin temel örgüsünde, ölümün şekli, yeri ve zamanı konusundaki teslimiyetimiz vardır da; tedbirler de başka bir dini öğretidir. Denilebilinir ki, o yoksul çocuklar, terör örgütleriyle mücadelede de ön saflarda olmasaydı, acaba yaşarlar mıydı?

Bunun izahı, meali, tefsiri uzun cümleler ve anlatımlar gerektiriyor. Zaten kader bahsi, Kur’anda tüm çıplaklığıyla anlatılmaz. Hatta, Hazreti Muhammed Aleyhisselamın bu konudaki tevatür düzeydeki sözleri, “kader bahsi” üzerine fazla durmamak tavsiye edilir.

Hakikaten iki sorunumuz var: Birincisi, başkalarına gelen ölümün asla bizi bulmayacağını sanıyoruz. İkincisi, hayatımızı hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz.

Mal biriktiripte dost biriktirmeyişimiz, bunun en çarpıcı örneğidir. Çerden-çöpten kavgalarımız, kalp kırma üzerine destursuz oluşumuz, aile içerisindeki sevgi ve saygı çizgisini ihlal edişimiz, menfaatler üzerine dost ve arkadaşlarımızı rahatlıkla gözden çıkarmamız, ölümün bize asla dokunmayacağı sanrısının sonuçlarıdır.

Oysa, ölüm adildir… Oysa, her ölüm erken olsa bile, geç sayılacak ömürlerini tüketmişler dahi, hala ölümün kendisine uğramasının yakın olduğu bilinciyle hareket etmez. Çünkü hırslar, hasetler, eneler-egolar bütün benlikleri kuşatmıştır ve tabuta konulana kadar bu nefs denilen iç düşmanımızın elinden bir türlü kurtulmayı başaramaz.

Şehitlerimiz, Cerablus’tan, Doğu ve Güneydoğu’dan bölük bölük gelirken; çoğunlukla yoksul aile ocaklarına kor gibi ateşler düşüyor. Ölümün kendimizle bir alakası olmadığı düşüncesiyle cenaze namazlarını kılıyoruz. Üzülüyoruz, belki ağlıyoruz. Ölümün bu kadar yakın olduğunu ise, asla aklımızın ucundan dahi geçirmeden, yeni planlara, yeni hedeflere, yeni kazançlara koşuyoruz.

Ölümü, “O öldü, Allah rahmet eylesin” cümlesiyle özetlerken bile, bu sahici ve tek gerçeği kendimize bir türlü yakın düşünmüyoruz. Oysa, herkese ölüm var, çünkü ölüm adildir. Geçte olsa, erkende bulsa, hayatımızın tek gerçeği ölümdür ve mutlaka bu gerçekle yüzleşeceğiz.

Ve bir gün can alıcı meleklerin davetine icabet edeceğiz, icabet etme zorunda kalacağız. Çünkü, hiçbir ölümün ertelendiği görülmemiştir. Bugünün ölümünü, yarına öteleyemezsiniz. Bugün bir dolu yapacağınız işler, görüşmeler, toplantılar, şunlar-bunlar ölüm kadar mühim değildir.

Yapacağınız bütün işler, yarına da kalamaz. Ölürsünüz, bütün planlarınız, hesaplamalarınız da biter. Şu işleri de bitirip öyle geleyim götüreceğiniz yere deme şansınız yok. O işler kalsın bile denmez, hadi dostlarınla, akrabayı talukatlarınla, çoluk-çocuklarınla vedalaş diye bir süre bile tanınmaz, çoğu zaman. Bazen birden bire gelir, bazen de işaretler verilir.

Her halde de, ölürsünüz ama, arkanızdan bıraktığınız her şey sizi bir gölge gibi takip eder.

 

Yazarın Diğer Yazıları