Münakaşadan müzakereye... Ufkun ötesinde doğmayı bekleyen akıl, güce dönüşmeyi beklemekte - Dursun Yassıkaya

Münakaşadan müzakereye... Ufkun ötesinde doğmayı bekleyen akıl, güce dönüşmeyi beklemekte


İnsan, yaşananları idrak ettikçe iki seçenekle karşılaşıyor; -Ya moral olarak çöküp bana ne diyerek, aklını emanete verip, düşünmekten uzaklaşıp teslim olacak, yada, aklını gönül gözüyle yoğurup, farklı bir bakış açısı ile yeni bir yol bulmaya odaklanmak zorunda kalıyor.

Meslek olarak Adalet dağıtımında vazgeçilmez olan, Avukatlık mesleğini icra edenler, kahır ekseriyetle ikinci yolu tercih ediyor.  Bu tercih kişiye göre, yöntem ve yürütülen akıl olarak farklılık gösterse de  “insanı yaşatmaya” çıkıyor.

Yaşananlarımızı olumsuz değerlendirsek de, ülke değişiyor. Değişmek zorunda! Lakin başarı bu değişimi sürdürülebilir kılıp dönüşümü yönetmekle taçlanacak.

Değişimin ve dönüşüm zorunluluğunun farkında olmayabiliriz, anlık sonuçlara göre göstergeler değerlendirildiğinde sonuç olumsuz olarak değerlendirilebilir.

Lakin, etrafımızda, dünya siyasetindeki kırılmalar  istemesek de bize yeni bir misyon yüklüyor. Peki, bunu ne kadar fark ediyoruz?

Tarihi köklerimizin olduğu TÜRKİSTAN coğrafyasındaki uyanış, birliktelik merak ediliyor. İnanç coğrafyamızdaki Maturidi bakış acısı hiç olmadığı kadar bize alan açıyor. Tarihsel siyasi etki alanımız Sahra Üstü Afrika’da sömürgeci olmayan Beyaz olarak değerlendirilmemizin yarattığı sempati dalgası tüm kıtaya yayılıyor.

Birilerinin, yaratmaya çalıştığı, Devletsizleştirme, Türksüzleştirme, İslamsızlaştırma gayretleri ile yaratılmak istenen kaos, vatandaşın siyaset üstü sağduyusu ile boşa çıkarılıyor.

Siyasetin zamana hükmetme konusundaki cesur çıkışı ile İstanbul Zaman Dilimine geçmemiz özlediğimiz iddiayı yaratıyor. Zamana hükmeden her şeye hükmeder. İstanbul zaman dilimi ile, pasifik kıyılarından Yeni Delhi’ye kadar eş zamanlı ticaret yapabilecek, altyapısı olan tek ülkeyiz.

Her ne kadar değişimi önceleyen siyaset kurumunun dönüşümü sürdürebilme ve yönetebilme konularındaki zafiyetleri, umut filizlerini kurutabilecek gibi görünse de üzerimize yüklenen misyon, yeni paradigma inşa etmemizi zorunlu kılıyor.

Bunun içindir ki, gücümüzün farkına varmalıyız. Unutulmamalıdır ki, güçlü toplumlar “sen”, “ben”, “öteki” kavramları yerine “BİZ” kavramına sığınır. Geleceğini bunun üzerine bina eder. Siyaset kurumu kurucu irade olmak istiyor ise, toplumu ötekileştirerek yönetmek yerine kitleleri, farklılıkları, gelecekleri için birbirlerine ihtiyaçları olduğu algısı ile yönetmeli.

Aksi durum, Adolf Hitler’in (Mein Kampf-Hitlerin Pisikopatolojisi)”büyük değişimlere yön veren içsel güçleri tanımadaki bilgi yetersizliği, büyük halk yığınlarının önemini yetersiz değerlendirilmesi sonucunu doğurur” tespiti ile kendi kaosunun yaşanmasına sebep olabilir.

Karmaşadan beslenmek yerine toplumsal barışa, toplumsal huzura giden yolu öncelemeliyiz. “BİZ OLABİLMELİYİZ”. Bunun içinde “MÜNAKAŞA ETMEDEN MÜZAKERE ETME” kabiliyetini kazanmalıyız. Bunun ya eğitim ile ya taklit edilerek olabileceği bilimsel bir gerçeklik. Peki toplumun nerede ise her aileden birisinin yolunun adliye kapılarından geçtiği gerçeğini görerek, yüzün üzerindeki Hukuk Fakültelerinde verilen eğitim ile mi başaracağız.. Hele Adalete güven kayboldu ise..

Ülkemizin, uluslararası ticaretin merkezi olma yolunda ki takdire şayan gayretleri, bölgesel ve siyasi olarak ele geçen fırsata cevap verebilecek eğitim verebiliyor muyuz? Fakültelerde verilen eğitimler incelendiğinde, acaba kaç Hukuk Fakültemiz de B.M. UNCITARL Temel Kanunu, global çalışmalar olarak ise Uluslararası Ticaret Sözleşmelerine İlişkin UNDROIT İlkeleri (UNIDROIT Principles of International Commercial Contracts – UPICC)  Uluslararası konvansiyonlar,  yumuşak hukuk (soft law) araçları, model kanunlar, standart sözleşmeler, kılavuzlar vb. öğrencilere, avukatlara, hakimlere anlatılmaktadır. Nerede ise yok denecek kadar az…

Kaç baro, meslek örgütü, bu fırsatın, dostane çözüm yöntemlerinin (arabuluculuk, MED_ARB, Tahkim) yarattığı dip dalganın kimler farkında.

En başta farkında olması gereken siyaset kurumu olmalı ki bir an evvel, yeni Arabuluculuk Kanunu TBMM’den geçip yürürlüğe girmeli.. Dünya da dostane çözüm yöntemlerini önceleyeler paranın güvenini sağlamışlar. Bu alanda başarılı ülkeler bu yöntemi bir ihracat ürününe dönüştürmüş. İvedi olarak, arabuluculuk merkezlerinin önü açıldığında denetimin ve başarının geldiği gerçeği görülebilmeli.

Arabuluculuk özelinde yakaladığımız başarı Dünya’ya örnek olurken, bu başarının sonuçlarını gelişmiş toplumların terk ettiği Kazuistik bakış açısının  ürünü olan, Noterlik benzeri bir düzenleme ile ihya etmek mümkün olamaz. Liberal bir bakış açısına ihtiyaç duyulduğu gözden kaçırılmamalı…  Kazuistik bakış açısı yasakları düzenlemeye yönelik olup geleneksel yönetim anlayışının halen kontrolü kaybetmemek istediğinin tezahürü. Peki değişim ve dönüşümü önceleyen bakış açısı burada nasıl yeşerecek…unutulmamalı ki, yasak olmayan serbest olmalı.. Her şeyi yasak mantığına göre kanunda var mı sorusu Hukuk Devleti olmak yerine Kanun Devleti olmaya götürür.. Tarih bu tür anlayışları mahkûm etmiştir.

Unutulmamalıdır ki, özgürlükleri yönetmeye talip olmak istemeyenler kendi yetersizlikleri ile yüzleşmekten korkanlardır. “İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın” şiarımız özgürlükçüdür. Aksi düşünceyi önceleyen, bunun tarihsel acılarını çeken toplumlar yanı başımızda…

Özgürlükleri önceleyerek ufkun ötesinde doğmayı bekleyen akla gelin el verelim, güce dönüşsün…

                                                                             Av.Arb.Dursun Yassıkaya

YAZIYI PAYLAŞ!